Didik didik edilmiş bir hayatın ortasında. Tutunacak bir dal arayıp da. Dalın, sarmaşığın, sıcak bir elin ortalıklarda olmadığı o ışıksız gecelerde. Lâmbadaki son titrek ışığın da sönüp, karanlıklara komşu kalındığında. Umudun tükenip, pamuk ipliği ile tutunulduğunda yaşamın kıyısına. Ha koptu, ha kopacak derken pamuk ipliği.
Alplerin gölgesindeki bir köyde yaşayan kadının altüst olan hayatı. Tam herşey yolunda derken. Yeni bir yaşam kurulup. Hayatın kendi rengindeki çizgileri birer birer değiştirilip karşısına çıkan gençlik aşkı için din bile değiştirip. Fransız anne babanın onca itirazına karşın. Her ebeveyn ziyaretinde başörtüsü çekilip, “çıkar şunu, bizim eve böyle girme” bağırışlarına direnip de. Artık haç çıkarmayan bu günahkâr (!) evlâda sayıp dökmeleri, duymayıp. Yeni bir hayhatın renkleri ile hep gurur duyup. Biraz da kendi elleri ile mutluluğun saçlarını tarayıp, başını okşayıp, “Torunlarımızı bize göstermiyorsun” diyen ebveyne götürdüğünde evlâtlarını. Kasten, yasaklı hayvanın etini yedirdiklerini öğrendiğinde. “Bir daha asla, size gelmek yok” deyip, yönünü iyice Anadolu’ya çeviren bir kadının öyküsü idi bugün kalemime dolanan. Janette, adını bile unutmuştu. Selma’yı tanıdığımda, onu Karadenizli sanmıştım. Türkçesi, İstanbul şivesinden uzak, Trabzondu; dobra dobra. Kendisi de gülerek tasdik etmişti; “he, ben lâz gibi konuşurum.”
Devamını Oku